Müthiş iddia; Ata'yı İnönü' mü Masonlar mı öldürttü ?
Haber
09 Kasım 2013 - Cumartesi 21:08
 
Müthiş iddia; Ata'yı İnönü' mü Masonlar mı öldürttü ?
66 YILLIK SIR Yıl 1935… Atatürk, eski Adliye Vekili Mahmut Esat Bozkurt’u çağırarak, Masonluğun kuruluş, örgütlenme ve çalışmalarına..
Gündem Haberi
Müthiş iddia; Ata'yı İnönü' mü Masonlar mı öldürttü ?

66 YILLIK SIR
Yıl 1935… Atatürk, eski Adliye Vekili Mahmut Esat Bozkurt’u çağırarak, Masonluğun kuruluş, örgütlenme ve çalışmalarına ilişkin bilgiler içeren dosyayı verdi. Ardından şunları söyledi: “Bunu güzelce mütalaa et, bir takrirle, Halk Partisi Grup Başkanlığı’na ver. Grupta bunlara şiddetli bir hücum yap ve grupça kapanmasına delalet et, senin de bu işte şeref payın olacaktır.” Anadolu Ajansı, 10 Ekim 1935 tarihinde abonelerine şu önemli haberi geçti: “Türkiye Mason Cemiyeti, memleketimizin sosyal tekamülü ve günden güne artan muazzam terakkilerini nazarı itibara alarak, faaliyetlerine nihayet vermeyi ve bütün mallarını memleketin sosyal ve kültürel kalkınmasına çalışan halkevlerine teberrüü muvafık görülmüştür.” Egenin ve Balkanların tanınmış kıdemli komünist mübeşşiri Varnalı Bulgar Yahudilerinden 33 dereceli Farmason Avram Benaroyas, Yunan komünistlerin yayın organı Laiki Foni (Halkın Sesi) Gazetesi’nin 1 Ağustos 1948 tarihli nüshasında yazdığı anılarda şöyle dedi: “1937 yılının ortalarında, ismini açıklayamayacağım bir doktor, bazı şöhretlere dayanarak Atatürk’e ilk darbeyi sinir organlarını zaafa düşürmek sureti ile indirdi. Etrafında çember meydana getirdiğimiz Sarı Lider, kendiliğinden bu çemberin içine girip hayatını bize teslim etti.”

Ankara merkezli olmak üzere İç Anadolu Bölgesi’nde yayın yapan ANAYURT Gazetesi, 66 yıldır açığa çıkmayan müthiş iddiaları gün yüzüne serdi:

ATATÜRK’Ü MASONLAR ZEHİRLEDİ
Cumhuriyetimizin kurucusu Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün başına gelenlerle kahrolurken; ANAYURT Gazetesi olarak, bu ibretlik gerçekleri yayımlarken üzerimize düşen büyük görevi yerine getirmiş olmanın huzuru içindeyiz.

KATİLLER, İŞBİRLİKÇİLER KİMLERDİ?
Yunanistan’da yayımlanan –Laiki Metopo(halk Cephesi) Gazetesinde yayımlanan dizi yazıda “Dr. Abrevaya ve Fischenger cidden bu işte fedakarane çalıştılar” denilmektedir. Bahsi geçen Abrevaya, Prof.Dr. Samuel Abrevaya Marmaralı’dır. Abrevaya, İzmir doğumlu olup, Paris’te tahsil görmüştür. Atatürk’ün ölümünden sonra Niğde Milletvekilliği yapmıştır. Prof. Dr. N.Fissenger, hükümet tarfaında Paris’ten getirilmiştir. 8 Eylül 1938 tarihinde bir gün önce yaptığı muayeneye göre Prof.Dr. Ömer Neşet İrdelp ile birlikte düzenledikleri rapor uzun yıllar sonra ortaya çıkmıştır. Fissenger ayrı teşhiste bulunmasına rağmen Atatürk’ün ölüm raporunda, diğer doktorlarla aynı görüşteymişçesine yazılmıştır. Muhtemelen Paris’ten getirilen ilaçların temin yeriyle de ilgisi vardı.

SARI LİDER’İ ÖLDÜRME KARARI ALINIYOR
Varnalı Bulgar Yahudisi 33 dereceli Farmason Avram Benaroyas Türkiye Mason Cemiyeti’nin kapandığını Moskova’da bir toplantı sırasında öğrendi. Sinirlerine hakim olamayarak şunları söyledi; “O Sarı Lider ortadan suret-i katiyetle kaldırılacaktır. Mefkuremize imha edici darbe vuranların akıbeti, feci şartlar altında ölümdür!…” Türkiye’nin ikinci Mason lideri Kimyager Mustafa Hakkı Nalçacı, acilen Kremlin’e davet edildi. Nalçacı Moskova’ya korkarak gitti. Başına bir hal gelmesi halinde Kremlin’in Çankaya’ya siyasi baskı yaparak serbest bırakılmasının sağlanmasını istedi. Kremlin, Nalçacı’ya garanti verdi, verdiği teminatlarla onu rahatlattı. Kremlin’den aldığı taahhütlerle korkusu geçen Nalçacı, işi ileri götürerek Atatürk’ün öldürülmesinden sonra Nazım Hikmet başkanlığında bir hükümet kurulmasını istediyse de, Kremlin “gerici Mareşal Çakmak’ın tabancasına hedef olunacağı” itirazı ile Nalçacı’yı frenledi. Varnalı Bulgar Yahudisi Farmason Avram Banaroyas ve Türkiye’deki masonları ikinci lideri Mustafa Hakkı Nalçacı Kremlin yetkilileri ile toplantıdayken, yapılan konuşmaları Yunanlı gazeteci Apostolos Grasoz, ünlü Sovyet despotu Laurenti Beria ile birlikte yan odada ses alma cihazıyla takip ediyorlardı. Bu konuda Avram Benaroyos, “İlk anlarda Kemal Atatürk’ü silahla ortadan kaldırmayı düşündük. Ancak, doktorlarımız Atatürk’ün ölümünün ani oluşunu tehlikeli gördüklerinden, Kremlin’in istediği ‘esrarengiz ve kendine göre esrar arz edecek ölüm’ kararına uyduk. Mason biraderler cemiyetimiz kapatıldıktan sonra hiçbir şey olmamış gibi O’nun her hareketini alkışladılar. Zamanla O’nun etrafında bir çember vücuda getirdiler ki; Sarı Lider, kendiliğinden bu çemberin içine girip hayatını bize teslim etti. 1937 yılı ortalarında, ismini açıklayamayacağım bir doktor bazı şöhretlere dayanarak Atatürk’e ilk darbeyi sinir organlarını zaafa düşürmek suretiyle indirdi. Böylelikle gösterdiği tedavi usulü, Atatürk’ün sinir organlarını felce uğrattı. Atatürk’te zaman zaman burun kanamaları, baş dönmeleri, istifralar karşısındaki arkadaşı tanımamazlıklar kendini göstermeye başladı.” şeklinde yazdı. Benaroyos 1 Ağustos 1948 tarihli Yunan Halkın Sesi (-laiki foni) gazetesinde bunları yazarken, Yunanlı Gazeteci Apostolos Grazos da Halk Cephesi (Laiki Metopo) gazetesinde 1-5 Eylül 1949 tarihlerinde yazdığı seri yazıda şu görüşleri dile getirdi; “Filistin Siyon kolonilerini meydana getirmek için Osmanlı İmparatorluğu’nu parçaladık.Bundan sonra yapılması elzem olan üç vazife daha vardı. Bunları seri olarak tatbik etmek icap ediyordu ki; Doktor Abrayava ve Fischenger cidden bu işte fedakarane çalıştılar. Bazı Avrupalı tıp dahileri, siroz mütehassısları, Sari Lider’in hastalığı ile meşgul olmak istediklerini Türk hariciyesine bildirmişlerse de; Türkiye’deki mukaddes üçgenimiz, meydana getirdikleri muhkem mevki ve selahiyetlerini cemiyetimize muhalif olanlara Sarı Lider’in tedavinizde vazife vermemekle bize pek ala ispat ettiler.”

ATATÜRK’ÜN HASTALIĞI…KONAN TEŞHİS VE UYGULANAN TEDAVİ
Atatürk’ün hastalığı, konan teşhis ve uygulanan tedavi Varnalı Yahudi Farmason Acram Benaroyas, Atatürk’e ilk darbeyi 1937 yılı ortalarında indirdiklerini söylerken, bundan birkaç ay sonra Aralık 1937’de Yalova’da Atatürk’ü resmen muayene eden Prof. Dr. Nihat Reşat Belger ilk teşhisi “karaciğer üç parmak kadar büyümüş ve sertleşmiştir” diyerek koydu. Oysa, Benaroyas’ın söylediği aylarda Atatürk kaşıntıdan muzdaripti. Çankaya’da bir akşam doktorun biri kaşıntıların karınca ısırması sonucu olduğunu söyledi. Atatürk, “Ben geceleri kaşınıyorum, karınca yatak odama kadar girer mi?” diye sorunca, aynı doktor “evet” cevabını verdi. Köşkte et yiyen cinsten küçük kırmızı karıncaların varlığı söylentisi yayıldı. Hatta böyle karıncalardan bulunduğu tespit edildi. Atatürk’ün İstanbul ve Yalova’da olduğu bir sırada Cumhurbaşkanlığı Özel Kalem Müdürü Süreyya Anderiman Sağlık Bakanlığı Müsteşarı Dr. Asım Arar’a telefon ederek “Köşkü karıncalar bastı, Atatürk kaşıntıdan şikayetçi, bir çare bulun.” dedi. Doktor ve diğer sıhhi personelden oluşan 8 kişilik karınca arama ekibinin çalışmalarını Dr. Nuri Refet Korur “evet kırmızı renkte küçük karıncalar gördük” diye açıklamıştı. İlgili mütehassıslar da; bu tip karıncaların Çin’den Avrupa’ya geldiğini ve etle beslendiklerini söylemişlerdi. Karınca hikayesini bilen Atatürk, Dr. Velger’in karaciğerle ilgili teşhisini ve kaşıntının sebebinin bu olduğunu duyunca şaşırmış, ama belli etmemişti. Atatürk’ü yavaş yavaş öldürme planı hızla işliyor, Atatürk’ün hastalığının teşhisi ile ilgili farklılıklar Atatürk’ün ölüm raporlarına bile yansıyordu. Atatürk’ün fenni rapora geçen hastalığı “Alkole bağlı siroz” olarak tanımlandı. Oysa aynı rapora imza atan doktorlardan Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp, daha sonra “ bunu kati olarak kestirmek mümkün değil” diyerek “hipertrofik siroz” tanısına yöneliyordu. Yani alkole dayanmayan (sıtma) siroz,. 30 Temmuz 1938 Cumartesi günü Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp, Atatürk’ün kalbinin kuvvetli olduğunu düşünürken, 4 gün sonra kalbi kuvvetlendirici iğne yapılmasına karar veriyordu. Dr. Asım Arar ise, Dünya Gazetesi’ndeki mülakatında Atatürk’ün hastalığı ile ilgili olarak “karaciğer kifayetsizliği”nden şüphelendiğini bu şüphesini “söylenmesi icap eden” kişilere söylediğini, bu kişilerinse, böyle bir ihtimalin mevcut olmadığını söylediklerini bunu üzerine ise kendisinin daha ileri gidemediğini söylüyordu. Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak da, Dr. Arar’ın söylediği türden birinin Atatürk’ün çevresinde bulunabileceğine inanmanın kendisi için güç olduğunu söylüyordu. 31 Temmuz 1938 günü Viyana’dan gelen Prof. Dr. Eppinger Atatürk’e çiğ yemiş kürü uygulayarak bol bol kavun karpuz yedirmiş, ertesi gün Almanya’dan getirilen Prof. Dr. Bergman’da Atatürk’e rendelenmiş elma yedirtmiştir. Daha sonra da bu iki doktor bir araya gelerek damar tıkanıklığını düşünerek Atatürk’e Salygran şırıngası uygulamaya karar vermişlerdir. Aynı gün yapılan konsültasyonda bu Alman ve Paris’ten getirilen Prof. Dr. Fissinger ise yukarıdaki doktorlardan farklı olarak Afyon mürekkepleri ile şibih kalevilerin (alkoloid) verilmesini uygun görüyordu. Zehirlendiğini anlamıştı Atatürk, Afet İnan’a yazdığı mektupta aynen şöyle diyordu; “Afet, vaziyetim şudur; bence doktorların yanlış görüş ve hükümleri sebebiyle hastalık durmamış ilerlemiştir…. Hükümet benim reyimi almaya lüzum görmeksizin Fissinger’i getirtti.” Kimler masondu? Atatürk’ü tedavi eden doktorlar arasında Mim Kemal Öke, Prof. Dr. Samuel Abrevaya Marmaralı masonluğu alenen bilinenler arasındadır. İçişleri Bakanı Şükrü Kaya da masondu. Devrin mason yöneticilerinden (Türkiye Locası) Dr. İsmail Hurşit, Muhittin Osman Omay kapatma kararı tebliğ edilenler arasındadır.

Mustafa Kemal’in sağlığı
Mustafa Kemal, klasik çocukluk hastalıklarının dışında 20 yaşına kadar ciddi bir hastalığa yakalanmadı. 20 yaşında geçici bir süre yakalandığı sıtma hastalığının atlatılması yine aynı yılda bel soğukluğu hastalığı takip etti. O yıllarda yaygın olan bu hastalık O’na ilerideki yıllarda İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi bünyesinde üroloji kliniğini kurdurttu. İdrar yollarındaki bu müzmin hastalığa ilaveten, Anafartalar Savaşı sonlarında, 1916 yılında akciğer iltihabı dolayısıyla ateşi yükselerek yatağa düştü. 2 yıl sonra Yıldırım Orduları Komutanı iken böbrek ağrıları başladı. Karlsbad Kaplıcaları’nda tedavi gördü. 1919 yılında Şişli’deki evinde bir süre kulağından rahatsızlık geçiren Mustafa Kemal, aynı yıl 19 Mayıs’ta çıktığı Samsun’da tekrar nükseden Böbrek ağrılarından dolayı 19 gün Havza Kaplıcalarında kaldı. Samsun’da iken tekrar sıtmaya yakalandı. Aynı yılın son günlerinde, 27 Aralık’ta böbrek ağrıları tekrar başladı. 1921 yılı Nisan’ında sol yanağından çıban çıktı, daha sonra attan düşerek 3 kaburgası kırıldı. Bu hali ile cepheye gitti. 1923 yılında ise ufak tefek kalp rahatsızlıkları geçirdi. 1927 yılı Mayıs ayında göğüs ağrıları çekti. Berlin ve Münih üniversiteleri tıp fakültelerinin dahiliye klinik direktörleri Prof. Dr.Friedrivh Kraus ile Prof. Dr. Ernest Von Remberg hükümet tarafından Türkiye’ye getirtilerek Atatürk’e konsültasyon uygulattırıldı. 1936 yılı Kasım ayında üşütme sonucu ateşi yükseldi, ama kısa sürede iyileşti. 1936 yılı sonuna kadar bunların dışında Atatürk’ün başkaca ciddi bir sağlık sorunu olmadı. Tedavi eden doktorlar Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp ve Prof.Dr. Nihad Reşad Belger Atatürk’ü tedavi eden müdavi (sürekli) doktorlardı. Prof.Dr. Akil Muhtar Özden, Prof.Dr. Süreyya Hidayet Sertel, Prof.Dr. Mim Kemal Öke (ki adı sürekli tedavi edenler arasında da geçmektedir), Prof.Dr. Samuel Abrevaya Marmaralı, Dr. Mehmet Kamil Berk, Prof. Dr. Mustafa Hayrullah Diker ise gerektiğinde sürekli doktorların danıştıkları danışman hekim olarak görev yapmışlardır. Sağlık Bakanı Dr. İ.Refik Saydam idi. Sağlık Bakanlığı Müsteşarı Prof.Dr. Asım Arar idi. Bunların dışında, Paris’ten Prof.Dr. N. Fissinger (3 defa), Berlin’den Prof.Dr.Von Bergman, Viyana’dan Prof.Dr. H. Epinger isimli üç yabancı doktor da Atatürk’ün tedavisinde görev almışlardır.

Ölüm sebebi alkol değil
Atatürk’ün ölümünden sonra düzenlenen birinci raporda ölüm sebebi karın içinde sıvı, asit toplanması olarak gösterilirken, ikinci raporda ise alkolle ilgili karaciğer iltihabı neden olarak gösterilmiştir. Bu çelişkiye rağmen Atatürk’e biopsi de otopsi de yapılmamıştır. Alkole bağlı siroz olabilmesi için en az 15 yıl süre ile günde en az 3 kadeh alkol alınması gerektiği bilinirken, Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı yıllarında hiç içki içmediği, daha sonraki yıllarda da aşırı içki içmediği, karşısındakilere içirdiği söylenmektedir. Salyrgan (civalı ilaç)’ın Atatürk’ün tedavisinde “ajan tedavi ilacı” olarak kullanıldığı, aslında Mustafa Kemal Atatürk’ün bu ilaçla ağır ağır zehirlenerek öldürüldüğü ortaya çıkmıştır. Öte yandan Atatürk’ün daha evvel sıtma geçirdiği bilinmesine rağmen karaciğer ve dalağı yıpratan Kinin ve Atebrin gibi ilaçlar bol miktarda kullanılarak ölüm çabuklaştırılmıştır. Sadece 1937 yılında İstanbul Eczanesi’nden Atatürk için 43 kutu kinin ilacının alınmış olması buna iyi bir örnektir.

 

 

 

 

Beyaz Tv ekranlarına konuk olan Ogün Deli “ Eğer Atatürk’e gerçekten otopsi yapılsaydı bugün onun raporları elimizde olurdu ve çok değişik sonuçların ortaya çıkağını” iddia etti. Deli sözlerine “ Bu otopsi raporu doğrultusunda Atatürk’ün yakın arkadaşları Cumhuriyet’te yeni bir operasyonun başlamasına neden olacaktı.” Dedi.

“ATATÜRK’E YANLIŞ İLAÇ VERİLDİ”

Ogün Deli “1937 yılında Guasbilili bir bilim adamı ‘Böbrek hastası olan bir hastaya cıvalı ilaç verilmesi hata olebileceği, hamda ölümüne neden olabileceğine dair on maddelik bir yazı ortaya koyulmuştur.’ Bu ilaçların normal şartlarda kullanılmasına  Dr. Fisseger ve Dr. Berkman’da karşıdır. Fakat bu iki doktor cıvalı ilaçları Atatürk’ün tedavisinde kullanmıştır. Burada farklı bir şeye dikkat çekmek istiyorum; Atatürk’ün bu iki doktoru sionistir.” dedi

Bu ilaçlar kullanıldıktan sonra raporlarda Atatürk’ün zehirlendiği tespit edilmiştir. Raporun devamında bir daha kullanılması halinde dikkat edilecektir diye bir yazı vardır.

“ATATÜRK’ÜN ÖLÜMÜNDEN SONRA DOKTORLARI KORKUTAN KONUŞAMADI”

Atatürk’ün doktorları ölümünden sonra kitap yazmak istemiştir. Fakat bu durum İsmet İnönü tarafından bizzat engellenmiştir. Buna rağmen Dr. Akil Muhtar Özden tedavi süreciyle ilgili bir kitap yazmıştır. Fakat bu kitapta kısa süre içerisinde ortadan yok edilmiştir.

“ATATÜRK’Ü KİMLER ÖLDÜRMEK İSTEDİ?”

Ogün Deli” Atatürk’ü Siyonistler ve dış devletler öldürdü. Atatürk’ün hayatını araştırmaya indiğiniz zaman, araştırmacılar ister istemez hayranı olurlardı. Objektif gözle Atatürk’e baktığımız zaman karşınıza deha insan çıkıyor,  bu durumda öldürülmemesi anormal olurdu.

“ATATÜRK’Ü TEDAVİ ETMEYE GELEN DOKTORLARIN SİYASİ KİMLİKLERİ BELLİ”

Ogün Deli “Atatürk’ü tedavi etmek için yurt dışından getirilen doktorların siyasi kimlikleri belli. Bu doktorlar dünyada otoritesi olan kişiler değil. Bu dönemde çok iyi, kaliteli doktorlarda bulunmaktaydı, fakat bunlar Türkiye’ye getirilmedi. Tedavi süresi boyunca Atatürk’e müdahale eden doktorların sadece kayıt altında olanların isimlerini biliyoruz. Bu tedaviye isimleri kayıtlara geçmeyen doktorlarda müdahil olmuştur.” dedi.

Bir başka tez;

Merhum Başbakan Bülent Ecevit’in son döneminde kendisine en yakın iki isimden biri olan doktorMücahit PehlivanAtatürk‘ün teşhis ve ölüm raporlarının çelişkili olduğunu iddia etti. Radikal’e konuşan Pehlivan, Atatürk’ün öldürülmüş olabileceğini söyledi.

Atatürk’ün sağlık raporlarında gördüğü ‘çelişki’ler, son bir yılda yaşadıkları, ilişkileri ve ölümüyle değişen siyasi tablo Pehlivan’ı kuşkulandırmış. Pehlivan, Atatürk’ün son dönemine ilişkin bütün kitapları, raporları okumuş. Bununla da yetinmemiş, CIA’nın internet sitesinden dünya liderlerinin nasıl öldüğünü incelemiş. Vardığı sonuç ilginç: “Atatürk’ün öldürüldüğünü düşünüyorum.”

Peki ama Atatürk’ü kim, niye öldürmek istemiş olabilir? Pehlivan’ın bu soruya çeşitli yanıtları var. İlk olarak Türkiye’de barındırmadığı uluslararası örgütleri işaret ediyor. Sonra da içerideki ‘derin devlet’i. Pehlivan’a göre, bugün adına ‘Ergenekon’ denilen yapılanmanın benzerleri o dönemde de vardı. O ‘karanlık yapı’ Atatürk’ü ortadan kaldırmak istedi.

‘BİZE YANLIŞ ÖĞRETİLDİ’
Siroz sadece alkolle olmaz, Atatürk alkolik değildi” diyen Pehlivan, ölüm sebebinin gizli servis suikastlarının vazgeçilmezi arsenik zehri olabileceğini söylüyor. Büyük İskender, Napolyon, Lenin, Arafat gibi çok sayıda liderin arsenikle saf dışı edildiğini söylüyor. Bir diğer şüphesi de florlama tekniği. O dönem dezenfektasyonda kullanılan florun aşırı verilmiş olabileceğini düşünüyor.

Pehlivan, Atatürk’ün ölüm sebebinin ortaya çıkarılmasında ısrarcı. “Bilinçli beyin felcine uğratıldık. Atatürk bize yanlış öğretildi” tezini savunan Pehlivan’ın teklifleri de var. Atatürk’ün kabrinin açılarak DNA testinin yapılabileceğini veya Atatürk’ün kadavrasından alınacak örneğin zehirlenme şüphesine açıklık getirebileceğini söylüyor.

 

İnönü neden cenze törenine katılmadı?

İsmet İnönü böyle davranmıştır. Bu vefasızlık değil midir? Yoksa işin içinde başka iş mi vardı?

Yakın tarihimizde aydınlığa kavuşturulması gereken pek çok olay vardır. Bunlardan birisi de İsmet İnönü’nün Atatürk’ün ölüm döşeğinde yatarken neden ziyaretine gitmediğidir.

Evet İnönü, Atatürk’ün her bir gün git gide ölüme yürüdüğü o zor günlerinde yakın silah arkadaşını ziyarete gitmemiştir. Bu izah edilmesi gereken çok garip bir durumdur.

Ama sıkı durun bu gariplik bununla sınırlı değildir. İnönü Atatürk’ü hasta yatağında ziyaret etmediği gibi İstanbul’da yapılan cenaze törenine de katılmamıştır. O cenaze töreni ki binlerce insanın katıldığı, bütün devlet erkanının olduğu, pek çok ülke temsilcisinin katıldığı bir törendir.

Neticede bu Atatürk’ün cenaze törenidir. Herkesin son görevini yapmak üzere cenazede olduğu bir günde en yakın silah arkadaşı İsmet İnönü orada yoktur.

Peki nerededir? Ankara’da. 11 Kasım 1938′de TBMM tarafından Cumhurbaşkanı seçilmiştir.

Bırakın eski silah arkadaşı olmasını yani insani boyutunu, protokol kuralları açısından yeni cumhurbaşkanının eski cumhurbaşkanının cenazesinde olmaması düşünülebilir mi?

Atatürk’ün naaşı 16 Kasım 1938 günü Dolmabahçe Sarayı tören salonunda katafalka konularak halkın ziyaretine açılmıştı. Tek bir kare fotoğrafının olmadığı cenaze töreni de 19 Kasım da kılınmıştı. Neden bir tek kare fotoğraf yok o da ayrı bir konu. Biz gene kendi konumuza dönelim. Naaş aynı gün düzenlenen büyük bir törenle Yavuz Zırhlısı ile İzmit’e oradan da Ankara’ya uğurlandı.

Bütün bu aşamaların hiçbirinde İsmet İnönü yoktur. Gerçekten çok garip değil mi?

İnönü nihayet cenaze Ankara’ya gelince ancak ziyaret edebilmiş, adeta Atatürk’ün cenazesini ayağına gelmesini beklemiştir.

İşte size can alıcı bir soru neden İsmet İnönü böyle davranmıştır. Bu vefasızlık değil midir? Yoksa işin içinde başka işler mi vardı?

Ya ortada ciddi bir vefasızlık vardır yada mücbir bir sebep.

Bildiğiniz gibi Atatürk vefatından bir yıl öncesinde İnönü’yü başvekillik görevinden almıştır. İnönü, Fethi Okyar hükümetini dışarda tutarsak Cumhuriyetin ilanından beri kesintisiz başvekillik görevini sürdürmüştür. Bu kadar uzun bir görev süresinden sonra görevinden alınması elbette İnönü açısından hazmedilir bir şey değildir. Üstelik görevden alınmasına giden süreç içerisinde Atatürk ile arası iyice açılmıştır.

Peki bu dargınlık İnönü’nün Atatürk’ü hasta yatağında ziyaret etmemesine, cenazesine katılmamasına izah olarak gösterilebilir mi? Eğer öyleyse buna vefasızlık denir.

İsmet İnönü’ye suikast iddiası başka bir gerekçe olarak da öne sürülebilir.

Suikast meselesi ile ilgili en ilginç iddia da Atatürk’ün İsmet İnönü’yü öldürme emri verdiği ve bu sebeple İstanbul’a suikast olur diye gitmediğidir. Hatta Atatürk’e ölüm döşeğinde infazın gerçekleştirildiğini inandırmak için Cumhuriyet gazetesinden beş adet bastırılır ve İnönü suikasta kurban gitti haberi gösterilir. Atatürk’ün bu sebeple de maddi hiç bir şeye ihtiyaçları olmamasına rağmen İnönü’nün çocuklarını maaşa bağladığı söylenir.

Özden Toker’in ağzından babasına suikast iddiasını şöyle nakleder,

‘İsmet İnönü Atatürk’ü ölüm döşeğinde ziyaret etmek için İstanbul’a gitmek ister. Refik Saydam kendisini arayarak;

‘Paşam biz sizin İstanbul’a gitmenizi kesinlikle istemiyoruz. Bunun sizin için tehlikeli olacağını biliyoruz. Eğer gitmeye kalkarsanız ben trenin önüne yatarım, ancak benim üzerimden geçerek gidebilirsiniz’ der.’

Bu da çok ilginçtir. İsmet İnönü’ye suikast teşebbüsü söz konusudur. Ama bu suikast girişimini kim ve neden gerçekleştirecektir? Yoksa Atatürk’ün vefatı sonrası kim veliaht olacak diye iktidar kavgası mı başlamıştır?

Peki o dönem bu suikast meselesinin üzerine neden gidilmemiş ve suçlular neden cezalandırılmamıştır?

Bu soruların cevabını tarihçi olmadığım için Mustafa Armağan ve  İlber Ortaylı gibi tarih araştırmacılarına bırakıyorum.

 

Kaynak: Editör:
Etiketler: 66, YILLIK, SIR, Yıl, 1935…, Atatürk, eski, Adliye, Vekili, Mahmut, Esat, Bozkur
Yorumlar
Haber Yazılımı