Haber Detayı
11 Nisan 2020 - Cumartesi 02:29
 
MTU Rektörü Prof.Dr. Aysun Bay Karabulut Covid-19’dan daha güçlüyüz
MTU Rektörü Prof.Dr. Aysun Bay Karabulut'un kaleminden... “Yaşamdan Sağlık İksirleri”, “Yaşamın Biyokimyasal Sırları” ve “Doğada Hayat Var” kitaplarının yazarı Malatya Turgut Özal Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Aysun Bay Karabulut; covid-19 salgının dünyaya etkileri, Türkiye’nin başarısı ve bağışıklık sisteminin nasıl güçlendirileceğine dair önemli tespitlere yer veren yazısını bizimle paylaştı.
Sağlık Haberi
MTU Rektörü Prof.Dr. Aysun Bay Karabulut Covid-19’dan daha güçlüyüz

MTU Rektörü Prof.Dr. Aysun Bay Karabulut;

Covid-19’dan daha güçlüyüz...

2019 yılının sonunda Çin’de ortaya çıkan ve durumun ciddiyetinin yeterince erken fark edilememesi nedeniyle birkaç ay içinde bütün dünyaya yayılan COVİD-19 isimli virüs, küresel bir pandemi haline geldi. Yol açtığı kuru öksürük, yüksek ateş, bitkinlik ve üst solunum sorunları ile gribal enfeksiyonları andıran salgın, temsil ettiği tehlikenin ötesinde bir panik havasına neden oldu.

Konu üzerinde düşünen birçok kimse, COVİD-19’u 1918-1920 yılları arasında bütün dünyaya yayılarak elli ila yüz milyon arasında insanın ölümüne neden olduğu tahmin edilen “İspanyol Gribi” (H1N1virüsü) ile karşılaştırma eğiliminde. Hükümetler salgının durdurulabilmesi amacıyla yoğun çabalar gösteriyor. Birçok ülkede olağanüstü haller, sokağa çıkma yasakları ve kolektif karantinalar ilan edildi. Okullar, alışveriş merkezleri, ibadethaneler ve üretim tesisleri kapatıldı. Kamusal yaşama yüksek seviyede kısıtlama getirildi. Enfekte olan kişi sayısı dünya ölçeğinde hızla iki milyona doğru tırmanırken, ölü sayısı yüz bin bandına yaklaştı ve rakam her geçen gün artıyor.

Terör, savaş ve ekonomizm gibi çağımızı belirleyen parametreleri bir anda ikinci plana iten COVİD-19’a hazırlıksız yakalanan insanlığın, olanlar karşısında bir çeşit “şok” geçirmekte olduğunu söyleyebiliriz. Siyaset ve kültür analistleri, salgının dünyaya yeni bir biçim vereceği ve yeni bir çağın başlangıcına neden olacağı yönünde kanaatler sergiliyorlar. Ulus devletler çağının kapandığı, çağdaş siyaset paradigmalarının iflas ettiği ve modern insanın tanık olabilmeyi aklının ucundan bile geçirmediği bir döneme hazır olması gerektiği konuşuluyor. Bütün bunların, salgından daha hızlı yayılan dedikodular ve umutsuzluk ile ilgili olduğunu söylemek lazım.

İstisnai olanın olağanı kilitlediği, iliklerine dek sirayet eden korkunun insanın düşünme melekesini büzüştürdüğü bir zaman diliminden geçiyoruz. En kötü ihtimal olarak istisnanın kural haline gelmesiyle bile olsa, insanın kendi gücünü yeniden hatırlayacağına emin olabiliriz. Neticede dünya tarihte çok daha kötülerini gördü.

Tarihin tekerrür eden tarafı

Salgın hastalıklar, tarihin her döneminde rastlanan ve yeryüzündeki insan nüfusunu büyük kırımlara, insan düşüncesini ise köklü kırılmalara maruz bırakan talihsiz deneyimlerdir. Aslına bakılırsa tarihî süreç içerisinde bu türden felaketlerle “sınanmamış” nesiller çok azdır. Yıkıcı doğal afetlerle birlikte salgın hastalıklar da tarihin adeta tekerrür eden yanı olarak her dönemde insanlığın karşısına çıkmışlardır. Bunlara bağlı olarak devletler yıkılmış, şehir ve medeniyetler harap olmuş, dinler etkinliğini yitirmiş, ülkeler sosyal ve ekonomik olarak dibe vurmuşlardır. Vebanın yakalarına yapıştığı antik toplumlar, geride soluk bir sada dışında bir şey bırakmadan tarihin karadeliğine yuvarlanmışlardır. Ortaçağda hem doğuda hem de batıda vebanın milyonlarca insanı öldürdüğü bilinmektedir. Batı’da “Kara Ölüm” olarak anılan büyük veba salgınları ile ilgili anlatılar halen korku dolu bir tedirginlik içerisinde dilden dile dolaşmaya devam etmektedir. Doğu’da da aynı durum söz konusu değil midir? Yedi yıl devam ederek Mısır’ı yok olmanın eşiğine getiren salgın hastalık ve kıtlıkların anlatıldığı Hz. Yusuf kıssası halen hepimizin belleğinde çok canlı biçimde varlığını korumaktadır.   

Antik ve erken orta çağlarda salgın hastalıklar genellikle Tanrı’nın insanı terbiye etme ya da cezalandırma yöntemi olarak görülse de, bugün bile kulağa ürkütücü gelen toplumsal yozlaşmalara yol açabilmekteydi. Söz konusu hastalıkların uzun sürmesi nedeniyle patlak veren büyük kıtlıklar sonucu yaşama içgüdülerine teslim olan insanlar arasında cinayet ve hırsızlık gibi adi suçlar yaygınlaşabilmekte, kedi ve köpek gibi evcil ve yarı-evcil hayvanlar kara borsaya düşebilmekte, hatta yamyamlık bile baş gösterebilmekteydi. İnsanî değerlerin tersyüz olabildiği salgın dönemlerinde insanların önem sıralaması değişmekte ve kısa süre önce önem atfedilen birçok şey tamamıyla gündem dışı kalabilmekteydi. Bu ilgi çekici durumun, günümüz açısından da önemini korumayı sürdürdüğünün ve pandemi zamanlarının insan varoluşu üzerinde etkili olduğunun altı çizilmelidir. Kuşkusuz günümüz koşulları ortaçağ koşulları ile kıyaslanamayacak kadar gelişmiştir, fakat pandeminin kontrol altına alınamaması ve “uzun süre” devam etmesi durumunda neler olabileceğini kestirmek hiç de zor değildir.

Peygamber Efendimiz’in ısrarla önerdiği ve uyguladığı karantina gibi çözüm yollarının zaman içerisinde pandemi ile mücadele yöntemi olarak ortaya çıktığı bilinse de, tıbbın bu türden salgınlar karşısında “belirli bir süre” çaresiz kaldığı da bir gerçektir. 1918’deki meşhur İspanyol gribi ile ilgili olarak dönemin Amerikan Tıp Kurumu Başkanı Victor C. Vaughan’ın “bu hastalık konusundaki bilgilerinin 14. yüzyıldaki Floransalıların veba hakkındaki bilgilerinden fazla olmadığını” itiraf etmesine de yansıyan bu durum, hâlihazırda mücadele etmeye çalıştığımız COVİD-19 için de bütünüyle geçerlidir. Korkunç düşman henüz her yönüyle tanımlanabilmiş değildir. Neler yapabileceği henüz tam manasıyla kestirilememekte, nelere neden olabileceği henüz tahmin düzeyinin ötesinde değerlendirilememektedir. Dolayısıyla COVİD-19’a dönük en temel tutum “ondan gizlenmektir,” yani karantinadır.  

Türkiye elbette başaracak

Hastalığın yayılma hızının seyreltilmesi ve bağışıklık sisteminin virüse karşı direnç geliştirebilmesi için gerekli olan zamanın kazanılabilmesi adına yapılabilecek en önemli şey, karantina koşullarını gerek yatay gerekse dikey olarak daha da sıkılaştırmak ve bağışıklık sistemini tahkim edecek önlemler almaktır. İki yıl süren ve üç dalga halinde gelerek milyonlarca insanın ölümüne neden olan İspanyol gribinin geniş çaplı etkilerinin temel nedeninin, savaş sonrası dönemde “dünyanın dört bir yanından dünyanın dört bir yanına” giden-götürülen askerlerin yarattığı trafik, bir diğer ifadeyle toplumsal hareketlilik olduğu unutulmamalıdır. Söz konusu toplumsal hareketlilik, dört yıl devam eden I. Dünya Savaşı’nın neden olduğu “sağlık yoksunluğu” (kıtlık, yokluk, sağlıklı beslenememe) ve insan psikolojisi üzerinde yarattığı tahribat ile birleşerek korkunç sonuçlar doğurmuştur. Bu zeminden hareket etmek suretiyle meseleye Türkiye özelinde baktığımız zaman, hâlihazırda ziyadesiyle iyi durumda olduğumuzu söyleyebiliriz.

Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın önderliğinde hükümetimizin aldığı yerinde ve vakitlice önlemlerle ülke sathında toplumsal hareketlilik asgarî seviyeye indirilmiş durumdadır. Millî bir birlik havası içerisinde ulusal mücadele refleksi meydana getirilmiş ve bu birliktelik bütün ülke sathına yayılabilmiştir. Şehirlerimizin sokakları büyük ölçüde boşalmış, Türk vatandaşları devletin çağrısına uyarak evlerine çekilmişlerdir. Görünen ilk vakaların ardından okullar tatil edilmiş, sadece bir haftalık kayıpla ve uzmanlık düzeyinde bir ustalıkla uzaktan eğitim sistemine geçilebilmiştir. Bunun olağanüstü bir başarı olduğunu söylemeye bile gerek yoktur. Gelişmiş Batılı demokratik rejimlerin birbirlerinin sağlık malzemelerine el koyarak bir çeşit korsanlığa soyundukları, sağlık ve hastane sistemlerinin çöktüğü, hatta yaşlılarını ölüme terk ettikleri bir dönemde ülkedeki her haneye dokunabilecek kadar kudretli olan ve bütün vatandaşlarına hem kaliteli hem de ücretsiz maske dağıtabilen, Avrupa’daki en yüksek yoğun bakım ünitesi sayısına ulaşabilen Türkiye, sosyal ve ekonomik politikaları ile öne çıkmakta, onlarca ülkeye yardım gönderebilmektedir. Bu zor dönemde, ülkemiz alan el değil, veren el konumundadır.  

Türkiye, pandemi sürecini yönetme noktasında gösterdiği şeffaflık, iyi niyet ve cömertlikle hem kendi vatandaşlarının gönlündeki yerini tahkîm etmiş, hem de gönderdiği yardım uçakları ile birçok ülke halkının kalbine taht kurmuştur. İtalya’dan Bosna’ya kadar birçok ülkede insanlar salgınla Türkiye’nin imal ettiği sağlık malzemeleri ile mücadele etmektedir. Yıllar boyunca milyonlarca Suriyeli muhacire sığınak ve barınak olan, dünyanın neresinde olursa olsun gücü mukabilince mazlumlara el uzatmayı hep vazife bilen Türkiye, hiçbir şüpheye yer kalmayacak şekilde bir kez daha anlaşılmıştır ki, çağımızda insanlığın gereksinim duyduğu erdem ve ideallerin temsilcisi olabilecek durumdadır. Türkiye’ye yalnızca Türkiye’nin değil, bütün insanlığın ihtiyacı vardır. Buna ilave olarak, COVİD-19’a karşı son derece kontrollü ve bilinçli bir sağlık politikası takip eden ülkemizin, pandemiyi en erken atlatan ülkeler arasında olacağı beklentisi çok yüksektir.  

     

Herkes kendisinin doktoru: Ne yapmalı?

Türk vatandaşları olarak hepimizin gururla takip ettiği devletimizin COVİD-19 performansı bir yana, bu zorlu süreçte herkesin birey olarak söz konusu performansa katkı sağlaması da gerekmektedir. Alınan tedbirleri daha etkili ve çabuk sonuç üretebilir kılmak adına, öncelikli olarak bütün vatandaşlarımızın mümkün mertebe öz-karantina sürecini derinleştirmesi en önemli adım olacaktır. Bu çerçevede sosyal izolasyon kuşkusuz mümkün olduğunca “sıfıra” indirilmeli, hayat her yönüyle eve sığdırılabilmelidir. Hijyen kurallarına her an riayet edilmeli, maske kullanımı asla ihmal edilmemelidir. Millî birlikteliğimizin yalnızca sözlü bir mensubiyet olarak değil, aynı zamanda bir aksiyon birliği olarak kurulması gerektiği, her bir insanımızın her bir diğer insanımıza muhtaç olduğu unutulmamalıdır.

COVİD-19’un olası etkilerinin bağışıklık sistemi ile doğrudan alakalı olduğu düşünülecek olursa, bu süreç içerisinde her bireyin kendi bağışıklık sistemini kuvvetlendirmekle yükümlü olduğu da akıldan çıkarılmamalıdır. Sigara kullanımına hiç vakit kaybetmeden son verilmeli, düzenli uyku (günlük 7-8 saat olmalı ve gece yarısından önce yatağa girilmeli) ve beslenme rejiminin hayatî bir önemi haiz olduğu gerçeği gözardı edilmemelidir. Sağlık profesyonelleri olarak doğru beslenmenin hücre besleyici özelliğe sahip olduğunu, çinko ve magnezyumun hücre içi aktiviteyi arttırdığını, C ve A vitaminlerinin bağışıklığı güçlendirdiğini, nitrik oksit içeren gıdaların virüslerin hücre içerisinde parçalanmasını sağladığını, antioksidan ve antienflamatuar nitelikli gıdaların pandemi karşısında en önemli silahlar olduğunu biliyoruz. Bu doğrultuda günlük beslenmelerde bol ve olabildiğince farklı renklere sahip sebze ve meyveler sofrada bulunmalıdır. Örneğin sağlıklı yağlar (zeytinyağı), çiğ kuruyemişler (ceviz, badem), süt ve deniz ürünleri, kuru baklagiller, organik nitelikli kırmızı ve beyaz et, soğan, sarımsak, brokoli, lahana, karnabahar, zerdeçal, zencefil, yeşil çay, portakal, mandalina, kivi, maydanoz, havuç, balkabağı ve kayısı gibi besinler bol miktarda tüketilmelidir.

Son olarak belirtilmeden geçilmemesi gereken bir husus da, vatandaşlarımızın fiziksel sağlıkları kadar ruhsal sağlıklarına da dikkat etmeleri gerektiğidir. Uzun sayılabilecek bir süre boyunca sosyal aktivitelerden uzak kalmak insan psikolojisi üzerinde bazı olumsuz etkiler yapabilir. Bu doğaldır. Süreç içerisinde yalnızlık duygusuna kapılmamız, umutsuzluğa sürüklenmemiz, gönül darlığına ya da zihinsel buhranlara maruz kalmamız mümkündür. Örneğin dua etmek, spor yapmak, kitap okumak ya da müzik dinlemek gibi aktivitelerle önemli ölçüde rehabilite edilebilecek olan bu türden durumların geçici olduğunu bilmeli, öz yalıtım ile yalnızca kendimizin değil, aynı zamanda çevremizden başlayarak hiç tanımadığımız birçok insanın da sağlığını koruyabilmesine hayatî bir katkı sağladığımızı, sosyal izolasyonun bu süreçte hepimizin üstlenmesi gereken bir çeşit misyon olduğunu aklımızdan çıkarmamalıyız.

Çok kısa bir zaman sonra caddelerimizin neon ışıkları altında akşam yürüyüşlerine çıkacağımıza, üniversite külliyelerimizin yeniden hareketleneceğine, amfilerimizin coşkulu bilimsel etkinliklerle şenleneceğine ve bu kötü günlerden kalıcı hayat dersleri alarak çok daha aydınlık yarınlara merhaba diyeceğimize yürekten inanıyorum.

Kaynak: (Malatya Olay) - Malatya Olay Editör: Ali Aladağ
Etiketler: MTU, Rektörü, Prof.Dr., Aysun, Bay, Karabulut, Covid-19’dan, daha, güçlüyüz,
Yorumlar
Haber Yazılımı